Telefondayım, arkadaşımla tartışıyorum. O bana “sen bana böyle davranamazsın” diyor, ben de ona “gayet de davranırım” diyorum. Ben sakinim ama arkadaşımın sesi baya sinirli geliyor. Onun sinirli olması hoşuma gidiyor ve onu daha da sinirlendirmek için sakin tavrımı sürdürmeye devam ediyorum. Sonra damarıma basıyor ve tam lafımı yapıştıracakken gözümü yatakta açıyorum, rüyaymış meğersem. O lafı yapıştıramadığıma üzülüyorum.
Yatağımı topluyorum, sütümü ısıtıyorum, ojelerimi sürerken kahvaltımı ediyorum bir yandan ve hazırlanıp çıkıyorum evden. Hava çok güzel; günlük güneşlik. Otobüsü yine her zamanki gibi durağa varır varmaz yakalıyorum ve kankalarımın yanına doğru yol alıyorum. İçimde bir heyecan fırtınası kopmakta, ertesi günkü maça bilet almak için buluşuyoruz ve Türk Telekom Arena’ya gitmek üzere metroya biniyoruz.
Mutluyduk ve mesuttuk. Sevinçle koşmaya başladık metroda. “TOPUK TOPUK TOPUK” diye feryat eden 3 çılgın kızın yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle koşarak dışarı çıkışı unutulmaz bir andı. Fakat bilmiyorduk ki bizden önce yüzlerce dişi aslan gişenin önünde kamp kurmuş, poğaçasını böreğini yanına almış, battaniyesine sarınmış bekliyor. Biz de beklemeye başladık kah halay çekerek kah horon teperek, yer yer fotoğraf çekerek, kimi zaman çekirdek çitleyerek… Güldük eğlendik derken güneş gitti, yağmur çişelemeye başladı ve soğuk kendini hissettirdi. Enerji seviyelerimize paralel olarak motivasyon seviyemiz de düşmeye başladı. GS Store’a girip ısınma çabaları bile kar etmedi. Sıra ilerliyordu ilerlemesine ancak 3,5 saat geçmişti ve hala önümüzde en az 100 kişi vardı. Ha geldi ha gelecek derken acı haberle sarsıldık: Biletler bitmişti! Bildiğiniz patladık yani. Hatta cortladık falan. Biz manyak mıydık sabahın 6’sında kalkıp Mecidiyeköy’de buluşup Allah’ın Seyrantepe’sinde saatlerce buz gibi havada ayakta beklemiştik? Biz takımımıza ne zaman bu kadar bağlanmıştık? Bizim gibi 2-3 diplomalı entellektüel kızların burada ne işi vardı? Bu sorulara cevap arayamayacak kadar bitap düşmüştüm ve orayı terk edip Dali sergisine gittim.
Alakaya çay demle. İnsan sergiye neden gider? Sanat insanın ruhunu besler, dinlendirir. Dali sergisinde ise bunun tam tersi bir durum mevcuttu. Duyan gelmiş resmen, muazzam bir kalabalık vardı. İnsanlar saçma sapan bir sıra oluşturmuş, sıraya girmemeyi uyanıklık zanneden bir kaç tuvalet terliği de agresif tavırlarla laf sokuşturma çabaları içinde kıvranmaktaydı. Zaten günümün yarısını sırada beklemekle geçiren zavallı ben, bir de sergi sırasıyla karşılaşınca sinirlenmek yerine güldüm. Gülerim ben böyle şeylere çünkü hayat herhangi bir şeye sinirlenemeyecek kadar kısa. Hatta tuhaf triplere giren insanların hallerine de güldüm, bana komik geliyor böyle sıra kavgası falan. Halbuki “sev kardeşim elini ver bana” diye şarkı söylemek var iken kalp kırmak niye? Araftan cennete geçtikten sonra bile huzur bulamadığımız için topukladık ve kendimizi yemeğe verdik. Fazla uzatmadan sonuca bağlayayım; oh la la beatrice yiyerek günü noktaladık.
Bazılarımız da evde ders çalışmakla ve ödev hazırlamakla uğraştı, onlar ki çok özlenildiler tarafımdan. Özlenilmek diye bir şey var mı emin değilim.