Life is a comedy, literally

Humanity is a freakshow, your argument is invalid.

Paraya para demek zorunda değilim

Yaşadığımız öyle bir hayat ki; güldürmesi gereken ağlatır, ağlatması gereken de güldürür kimi zaman. Seni mutlu etmesi gereken şeyler sinirini bozar, senden bir şeyler eksiltir hatta seni eskitir, yıpratır ya da örseler. Anlamsızca kahkahalara boğulursun, gülmekten karnına ağrılar girer, salyalarına sahip çıkamazsın ve tükürüğün boğazına kaçar. Bir bakmışsın ağlıyorsun, gözyaşları sel olmuş, sümükler ağzına girmiş, iğrenç leş birisin, acizsin, kepazesin. Utanmamak gerek ağlamaktan da gülmekten de. Her şey insanlar için. Bir insanda insanlığın her hali bulunur demedik mi, dedik. Yersiz ağlamaktan ve yersiz gülmekten utanılabilir o başka. Bununla birlikte neyin yerinde neyin yersiz olacağına da karar veren insan olduğuna göre bunun aksini de iddia edebilir insan. Cenazede gülünmez diye kural koyan insan ise elbet ki bunu yok sayabilir kendisi. Paraya para demek gibi; parayı icat eden biziz, ona para diyen biziz, o halde paraya para demeyebilirim ben. Ona para denilirken bana soruldu mu, hayır.

Deli olan sadece ben olamam

Bir gün de evinde otur, bir gün de öğlene kadar uyu Merve degil mi, ama yooookkkk 6’da kalk her gün yollara düş, yatsı ezanıyla gir eve. Biz deli miyiz neyiz, her cumartesi sabahın köründe kalkıp dağlara tepelere gidiyoruz. Bugün 8’de buluştuğum bromla metrobüse atladık ver elini Üsküdar. Dedikleri gibi giderken aldı da bir yağmur, neyse ki her kış mevsiminde olduğu gibi şemsiyesiz çıkmamıştım. Ha bazen risk almadığım olmuyor değil şemsiye hususunda. Kahvaltı yapmıştım yapmasına ama o mis gibi kokan ama bir o kadar da yağlış yağlış görünen sıcacık patatesli kol böreğini reddedemedim. Börekler bitti, çaylar içildi ve kongreye kayıtlarımızı yaptırıp yerlerimize oturduk. Sırf adıma özel yaka kartı alabilmek için kongreye gidebilirim. Not defteri ve kalem gibi eşantiyonların etkisini de yabana atmamak gerek. Salon, Türkiye’nin dört bir yanındaki çeşitli üniversitelerden gelen öğrencilerle tıka basa doluydu. Düşünün ki bu öğrencilerin hepsi Girişimcilik Kongresi’ne gelmiş, 5 sene sonra her birinin bir şirketi var. E herkes kendi şirketinin genel müdürü olursa diğer işleri kim yapacak diye sorguladım bu durumu. Gerçi ben de oraya gitmeme rağmen kendi işini kurmayı düşünen bir insan değilim. Üniversite kurarım belki, o ayrı. Yani sizce de biraz abartmıyor muyuz bu business olaylarını? Yeni ürünler üretmek için sürekli ihtiyaç yaratarak nereye varacağız bilmiyorum. Asıl hedefimiz insanların hayatını kolaylaştırmak olmalı. Şu halimize bir bakın, günde toplam kaç saat yürüyoruz? Ofis çalışanları saatlerce bilgisayar başında oturmaları yüzünden boyun ve sırt ağrıları, kilo problemleri ve stres ile karşı karşıya kalıyorlar. Hani işin insana uyumu, hani ergonomi? Önce insan diyorum ve kongrenin yiyinti açısından oldukça tatmin edici bulduğumu söylemek istiyorum. Özellikle Türk kahvesi standının başından ayrılamadım. 

Öğle arasından önce Egemen Bağış şöyle bir uğrayıp gitti. Hatta bir arkadaşına bakıp çıkmış bile olabilir, o derece kısa bir konuşma yaptı. Her şey iyi güzeldi de, bir süre sonra oturmaktan insanın poposu ağrıyor. Üstüne bir de hep bildiğin şeylerden bahsedilince twitter-facebook-tumblr şeytan üçgeni içinde gezinmekten kendimi alıkoyamadım. Angel investors olsun, venture capital olsun, hatta 5M ve Toplam Kalite Yönetimi falan filan derken anladım ki (burada sarcasm var) dünyadaki bütün işletme fakültelerinde aynı şeyler anlatılıyor. Oysa ben özel olduğumuzu düşünmüştüm. Peter Drucker’ı sadece ben tanıyorum sanmıştım (yine sarcasm).  

Bu esnada kar yağmaya başladı ve Twitter köprünün sis yüzünden trafiğe kapatıldığını söyleyince inşallah burada mahsur kalırız diye heyecanlanmışken, metrobüslerin çalıştığını öğrenip mahsun kaldım. Adrenalin bağımlısıyım, gözlerinin hastasıyım. Sevdam yüce dağlar kadar.

Güzel gündü güzel. 

Hocam deli misiniz?

Tesebbus nedir? Mutesebbislik nedir? Elimi kaldirip yanitlayasim geldi bu sorulari ama sayin mutevelli heyeti baskanim zaten bize sormamis. Hani anlatici bir soru sorunca yanit istermis gibi bir kac saniye duraklar da size sorup sormadigini anlayamazsiniz ya… O cok komik bir andir. Hoca soru sorar, sen derin bir nefes alirsin, tam cevap verecekken cik diye zavalli bir ses cikar girtlagindan ve hoca konusmasina devam eder. Gozleri beklenti icinde dinleyicilerine odaklanmis vaziyette bir kac saniye icin zamani durduran ve sonrasinda kendi sorusunu yanitlayan bu saygi deger hocalarimizin nesli eminim ki tukenmeyecektir. Kim bilir belki ben de onlardan biri olurum who knows? God of course.

Haydi Gel Benimle Ol

Kendimi sevmezsem başkalarını nasıl sevebilirim ki? Ağaçları, çiçekleri, böcekleri (böcekleri pek sevmem aslında iğrençler bence parantez içi parantez affet Allah’ım) kuşları, nasıl yakalamıştım saçlarından baharı… ha evet onları nasıl sevebilirim kendimi sevmezsem? Sevgiye ihtiyacım var benim de çünkü yaratılıştan gelen bir ihtiyaç bu. Yaratılış mı yaradılış mı tam emin değilim esasında sert ünsüzler diye bir gerçek var dilimizde ve okulda öğrendiklerimi serbest çağırışım vasıtasıyla olmadık yerlerde söyleme huyum var.

Bugün a acayip başladım güne. Sabah yarım saat aralıklarla uyanmam, kabuslarım, telefona bir şey gelmiş mi diye bakıp kafamı tekrar tekrar yastığa gömmem ve dersin canı cehenneme diye kendi kendime atarlanıp öğlene doğru kalkmamla birlikte başlayan değişik bir gün. Sonra her sabah olduğu gibi ojelerimi sürdüm, küçük bir ekmek parçasıyla birlikte kansızlığımı bir nebze olsun tedavi eder ümidiyle öğütülmüş siyah üzüm çekirdeğimden yedim bir yemek kaşığı kadar. Sanırım işe yarıyor çünkü saat 19.00 sularında sıcacık evime gitmek yerine amaçsızca sokaklarda yürürken hiç üşümedim. Sokak lambalarının aydınlattığı yapraksız ağaçlara baktım kar taneleri çıplak dallarının arasından yerlere düşerken. Saçlarıma düştü bazıları, kimisi de gözüme kaçtı ama halimden memnundum. Çocukların mutlu çığlıklarıyla yankılanan parkımızda hiç kimse yoktu, zannedersem minnoşlar ebeveynlerini çıldırtma işlerini sıcak oturma odalarında gerçekleştiriyorlardı bu akşam. Ayaklarım beni evime götürmüyordu bir türlü, sıcak unlu mamul kokusunu duyabilmek için fırının önünden geçmek istedim fakat sımsıkı kapamışlardı kapılarını ben de evime gittim.

Öğrenmekten ziyade öğrenmenin verdiği hissiyatı seviyorum. “Aaaaa eveeet” demeyi seviyorum nöronlarım arasında bir bağ kurulduğu anda. Odaklanmayı seviyorum dinlerken o an zaman duruyor gibi beynime veriler işlenirken. Kimsenin sevmediği şeyleri sevebildiğimi görüyorum ama bazen de herkesin sevdiğini ben sevemeyebiliyorum. İki insanın yan yana olup da uzunca bir sessizliğe sürüklenmesinden nefret ediyorum. Dostlarımı seviyorum, onlarla susmamayı seviyorum. Haydi susmamaya var mısınız dostlar? Haydi gel benimle ol oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize. 

Her şey insanlar için

Dedim ben ama. İşte tam olarak bu sebepten yazdım daha önce aşık olmayın diye. Hani grafiklerle anlatmıştım ya. O zaman böyle gece yarılarında gözyaşları sel olmaz ki. Ağlamak hiç sorun değil benim için gerçekten, sadece ben üzülürsem annem ve babam da üzülür diye istemiyorum bu eylemi. Sonuçta ben onların biricik kızıyım ya hani. Hani bizi öldürmeyen şey daha güçlü yapar ya hani…Eğer bu doğruysa benim The Incredible Hulk falan olmam lazım diye düşünüyorum. Ama yok ya ben Iron Man olayım ne de olsa o bir milyoner ve playboy. Ağlarken gülmek de tam insanlık cevheri. Her şey insanlar için. Olur öyle.

Topuk Topuk Topuk Oh La La!

Telefondayım, arkadaşımla tartışıyorum. O bana “sen bana böyle davranamazsın” diyor, ben de ona “gayet de davranırım” diyorum. Ben sakinim ama arkadaşımın sesi baya sinirli geliyor. Onun sinirli olması hoşuma gidiyor ve onu daha da sinirlendirmek için sakin tavrımı sürdürmeye devam ediyorum. Sonra damarıma basıyor ve tam lafımı yapıştıracakken gözümü yatakta açıyorum, rüyaymış meğersem. O lafı yapıştıramadığıma üzülüyorum.

Yatağımı topluyorum, sütümü ısıtıyorum, ojelerimi sürerken kahvaltımı ediyorum bir yandan ve hazırlanıp çıkıyorum evden. Hava çok güzel; günlük güneşlik. Otobüsü yine her zamanki gibi durağa varır varmaz yakalıyorum ve kankalarımın yanına doğru yol alıyorum. İçimde bir heyecan fırtınası kopmakta, ertesi günkü maça bilet almak için buluşuyoruz ve Türk Telekom Arena’ya gitmek üzere metroya biniyoruz. 

Mutluyduk ve mesuttuk. Sevinçle koşmaya başladık metroda. “TOPUK TOPUK TOPUK” diye feryat eden 3 çılgın kızın yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle koşarak dışarı çıkışı unutulmaz bir andı. Fakat bilmiyorduk ki bizden önce yüzlerce dişi aslan gişenin önünde kamp kurmuş, poğaçasını böreğini yanına almış, battaniyesine sarınmış bekliyor. Biz de beklemeye başladık kah halay çekerek kah horon teperek, yer yer fotoğraf çekerek, kimi zaman çekirdek çitleyerek… Güldük eğlendik derken güneş gitti, yağmur çişelemeye başladı ve soğuk kendini hissettirdi. Enerji seviyelerimize paralel olarak motivasyon seviyemiz de düşmeye başladı. GS Store’a girip ısınma çabaları bile kar etmedi. Sıra ilerliyordu ilerlemesine ancak 3,5 saat geçmişti ve hala önümüzde en az 100 kişi vardı. Ha geldi ha gelecek derken acı haberle sarsıldık: Biletler bitmişti! Bildiğiniz patladık yani. Hatta cortladık falan. Biz manyak mıydık sabahın 6’sında kalkıp Mecidiyeköy’de buluşup Allah’ın Seyrantepe’sinde saatlerce buz gibi havada ayakta beklemiştik? Biz takımımıza ne zaman bu kadar bağlanmıştık? Bizim gibi 2-3 diplomalı entellektüel kızların burada ne işi vardı? Bu sorulara cevap arayamayacak kadar bitap düşmüştüm ve orayı terk edip Dali sergisine gittim.

Alakaya çay demle. İnsan sergiye neden gider? Sanat insanın ruhunu besler, dinlendirir. Dali sergisinde ise bunun tam tersi bir durum mevcuttu. Duyan gelmiş resmen, muazzam bir kalabalık vardı. İnsanlar saçma sapan bir sıra oluşturmuş, sıraya girmemeyi uyanıklık zanneden bir kaç tuvalet terliği de agresif tavırlarla laf sokuşturma çabaları içinde kıvranmaktaydı. Zaten günümün yarısını sırada beklemekle geçiren zavallı ben, bir de sergi sırasıyla karşılaşınca sinirlenmek yerine güldüm. Gülerim ben böyle şeylere çünkü hayat herhangi bir şeye sinirlenemeyecek kadar kısa. Hatta tuhaf triplere giren insanların hallerine de güldüm, bana komik geliyor böyle sıra kavgası falan. Halbuki “sev kardeşim elini ver bana” diye şarkı söylemek var iken kalp kırmak niye? Araftan cennete geçtikten sonra bile huzur bulamadığımız için topukladık ve kendimizi yemeğe verdik. Fazla uzatmadan sonuca bağlayayım; oh la la beatrice yiyerek günü noktaladık.

Bazılarımız da evde ders çalışmakla ve ödev hazırlamakla uğraştı, onlar ki çok özlenildiler tarafımdan. Özlenilmek diye bir şey var mı emin değilim. 

Gözüm Seni Bir Yerden Seğiriyor

Dı-rınn. Dı-rınn. İki saniyelik bir melodi var kulaklarımda. Duyunca heyecanlanıyorum, bazen yerimden zıplıyorum. Hatta kimi zaman o melodiyi duyduğumu zannedip telefonuma bakıyorum, bir de ne göreyim meğersem bana öyle gelmiş. Mevzu derin, lafı gevelemenin anlamı yok. Sevdalılar beni anlar, aşık olan beni anlar. Zor işler bunlar. Aşk da para gibidir; varlığı bir dert, yokluğu yaradır. Parasız yaşanmaz ancak fazla para da adamı bozar. Money money money must be funny in the rich man’s world demiş ABBA. Paran kadar konuş diye de bir laf var. Aşkın kadar konuşacaksın. Ben ekmeğime “abi” demem sonra “sevdiğim kız bana abi dedi” der. 

Neyse demem o ki bu yazımızın konusu sobamızın borusu değil de insani duygular. Efendim bir takım hislerle çarpan kalbimizin vücut dengesini bozması ve beyne kafa tutmasıyla dengesizlikler silsilesi baş göstermektedir. Benim durumumda bu dengesizlikler konsantrasyon eksikliği, kalp çarpıntısı, uykusuzluk ve bazen de iştahsızlık olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlara ilaveten göz seğirmesi durumuyla karşı karşıyayım ki ekmek bulduğumdan beri sol gözüm mütemadiyen seğirmekte. Madem öyle o zaman MECNUN EVLENİYO MECNUN EVLENİYOOOO diye konuyu tamamen alakasız bir noktaya sürükleyesim geldi. İşte size dengesizliğin yazılı ve fotoğrafla desteklenmiş bir ispatı. 

Erdal Bakkal'ın Mecnun evleniyor dansı

Şu resmi paylaşmak için flickr hesabı açtım resmen. 

-You’ve successfully connected your google account to Yahoo! 

-Eyvallah...

External harddisk şart oldu hacı

Bugün bilgisayarım bozuldu yani bildiğin açılmadı ama mertliğe pis şeyler sürdürmek istemediğim için uğraştım yaptım.

Hani çoklu prizlerin elektriği kesmek için koydukları kırmızı bir düğme var ya…Ona ayağım çarptı bugün evden aceleyle çıkarken. Tam masaüstü bilgisayarım kapanıyordu ki elektriği kestim. Pek üstünde durmadım zira sık sık başıma gelen bir olaydır bu. Ne yazık ki eve geldiğimde bilgisayar açılmamaya yeminliydi. Sistem geri yüklenmemekte ısrarcıydı. Pes etmedim, uğraştım, olmaz dedi olmuyor dedi yine tıkladım… Sonra bir baktım açıldı aniden. Aslında yardım isteyecek adamım da vardi hani. Bildiğin mühendis ayol arayıp soraydım ya. Sormadım işte. Ondan önce nasıl başa çıktıysam sorunlarımla şimdi de o yokmuş gibi çıkabilmeliydim. Hazıra konamam çünkü hayat affetmez.

Ben bu oyunu bozarım

Bazen söylediklerimiz değil de söylemediklerimiz incitir bizi. Kelimelerim hissettiklerimi anlatamayacak kadar zayıf ve karşımdakini incitecek kadar kuvvetli olabilir aynı zamanda. Gerekirse ben bu oyunu bozarım yani tek bir kelimeye bakar. Hadi bilemedin bir cümle kurarım o şekilde bozarım. En olmadı kısa bir konuşma yaparım ya da bağırırım çağırırım ama yine de oyunu bozarım yani olmayacak şey değil hani. 

Oyunu bozmak değil asıl mesele; oyunu kurmak. Yoksa ne var oyunu bozmakta, herkes Tatar Ramazan olabilir isterse. Kalp kırmak o kadar kolay ki… Orhan Baba bile demiş “dil yarası en acı yara imiş” diye. 

“When I let a day go by without talking to you… um… then that day’s just no good.”

Bir gün seninle konuşmadan geçtiğinde o hiç de iyi bir gün değildir. Tamam mı!!!!

(via likelucyinthesky)

Amca oğlu

Amcam olmadığı için oğlu da yok. Amca oğlundan yoksun büyüdüm ben. 2 dayım ve 4 halam var ama bir dayı oğlu amca oğlunun karizmasına sahip değil. Hala kızı desen belki bir derece hani ama o da aynı hissi vermiyor. “Amca oğlu gel bir gezelim, bir çay içelim, gel bir tavla atalım” diye cümleler kuramıyorum ben. Ey insanlar! Amcalarınızın ve amca oğullarınızın kıymetini bilin! İşte sahip olduğunuzun farkına varmadığınız bir güzelliğin daha altını çizdiğim bu yazının da sonuna geldik. 

Artık ben de herkes gibiyim.

Artık ben de herkes gibiyim.

Waiting can be a productive process.

Hatka bro seni beklerken yaziyorum bu yazimi. Sana 15 dk icinde cikacagimi soylerken saate bakmistim evet ama simdi 15 dk tam olarak ne zaman basladi inan hatirlamiyorum. Umarim seni bekletmem zira tweet atarken inecegim duragi kacirmis bir insanim ve hala akillanmamisim ki sen otobusteyken ben oturmus blog yaziyorum. Atin olumu arpadan olsun kenks. Bugunku maceramizi eve dondugumde ballandira ballandira anlatmak umidiyle, esen kal bro.

We no longer live in a world of nations and ideologies, Mr. Beale. The world is a college of corporations, inexorably determined by the immutable bylaws of business. The world is a business, Mr. Beale.


Baklava üzerine dondurma üzerine bal. Allah’ım aklımı koru.

Baklava üzerine dondurma üzerine bal. Allah’ım aklımı koru.